Yol Haritası Bir Mektup

İmam-ı Rabbani’nin oğlu ve halifesi Muhammed Masum Fârûkî Serhendî’nin bir mektubundan:

İslamiyet’e uymayan ve sapık yola kaymış olan ile arkadaşlık etmeyiniz! Bidat sahibi olan din adamlarının yanlarına yaklaşmayınız! Yahyâ bin Muâz-ı Râzî (kuddise sirruh), “Üç kimseden kaçınız. Yanlarına yaklaşmayınız” buyurdu. Bu üç kimse; gâfil, sapık din adamı, zenginlere yaltaklık eden hâfız ve dinden haberi olmayan tarikatçılardır. Din adamı olarak ortaya çıkan bir kimse, Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetine uymazsa, ondan kaçmalı, yanına yaklaşmamalı, kitaplarını almamalı, okumamalıdır. Onun bulunduğu köyde bile bulunmamalıdır. Ona ufak yakınlık, insanın dinini yıkar. O, din adamı değil, sinsi bir din düşmanıdır. İnsanın dinini, imanını bozar. Şeytandan daha çok zararlıdır. Sözü yaldızlı ve pek tesirli olsa da ve dünyayı sevmiyor görünse de, namaz kılsa da, yırtıcı hayvanlardan kaçar gibi, ondan kaçmalıdır. İslâm âlimlerinden Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sirruh) buyurdu ki; “İnsanı seâdet-i ebediyyeye kavuşturacak tek bir yol vardır. O da, Resûlullah’ın izinde bulunmaktır“. Yine O buyurdu ki; “Ehl-i sünnet âlimlerinin (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în) yazdığı tefsir kitaplarını okumayan ve hadîs-i şeriflerin gösterdiği yolda olmayan din adamına uymayınız! Çünkü, İslâm âlimi, Kur’ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin gösterdiği yolda olur“. Yine O buyurdu ki; “Selef-i sâlihîn, doğru yolda idiler. Sâdık idiler. Allah-ü teâlâ’nın sevgisine, rızasına kavuşmuşlardı. Onların yolu, Kur’ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin gösterdiği yol idi. Bu doğru yola sımsıkı sarılmışlardı.

Her asırda bulunan tasavvuf büyükleri ve fıkıh âlimleri, Selef-i sâlihînin, yani ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda idi. Hepsi İslamiyet’e bağlı idi. Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) vâris olmakla şereflenmişlerdi. Sözlerinde, işlerinde ve ahlâklarında, İslamiyet’ten kıl kadar ayrılmamışlardı.

Tekrar tekrar yazıyorum ki, Resûlullah’a uymakta gevşek olanları, ahkâm-ı islâmiyyeden, yani Onun ışıklı yolundan ayrılanları din adamı sanmayınız! Onların yaldızlı sözlerine ve ateşli yazılarına aldanmayınız! Yahudiler, Hristiyanlar ve Budist, Brehmen denilen Hind kâfirleri ve mezhepsizler, tatlı ve yanık sözlerle, hileli mantıklarla, kendilerinin doğru yolda olduklarını, insanları iyiliğe, saadete çağırdıklarını bildiriyorlar. Ebû Amr bin Necîd buyurdu ki; “Kendisi ile amel olunmayan ilmin, sâhibine zararı, faydasından daha çoktur“. Bütün saadetlerin yolu İslamiyet’e uymaktır. Kurtuluş yolu, Resûlullah’ın izinde olmaktır. Hak ile bâtılı ayıran alâmet, Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) uymaktır. Onun dinine, yani ahkâm-ı islâmiyyeye uymayan her söz, her yazı ve her iş kıymetsizdir.

Hârika [fevkalade haller], açlıkla ve riyazet çekmekle hâsıl olur. Yalnız Müslümanlara mahsus değildir. Abdullah ibni Mubârek (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki; “Müstehapları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşeklik de, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da, marifete, Allah-ü teâlâ’nın rızasına kavuşamaz“. Bunun içindir ki, hadîs-i şerifte; “Günah işlemek, insanı küfre sürükler” buyuruldu. Evliyanın büyüklerinden Ebû Saîd Ebülhayr’a sordular; “Filanca kimse su üstünde yürüyor. Buna ne dersiniz?“. “Bunun kıymeti yoktur. Ördek ve kurbağa da suda yüzer” dedi. “Filan adam havada uçuyor” dediler. “Sinek ve çaylak da uçuyor. Sinek kadar kıymeti var” dedi. “Filan kimse, bir anda bir şehirden başka bir şehre gidiyor” dediler. “Şeytan da, bir solukta şarktan garba gidiyor. Böyle şeylerin dinimizde kıymeti yoktur. Mert olan, herkesin arasında bulunur. Alışveriş yapar, evlenir. Fakat bir an Rabbini unutmaz” buyurdu.

Evliyanın büyüklerinden Ebû Alî Rodbârî, Cüneyd-i Bağdâdî’nin talebesindendir. Kendisine sordular: “Bir din adamı, çalgı dinliyor. Kalbim temizdir. Sen kalbe bak diyor. Buna ne dersin?“. “Onun gideceği yer Cehennemdir” buyurdu. Ebû Süleymân-ı Dârânî buyurdu ki; “Düşüncelerimi, niyetlerimi önce Kitap ve Sünnet ile karşılaştırıyorum. Bu iki âdil şâhide uygun olanları söylüyor ve yapıyorum“. Hadîs-i şerifte; “Bidat sahipleri Cehenneme gideceklerdir” buyuruldu. Bir hadîs-i şerifte; “Bidat ortaya çıkaran ve bunu yapan kimseye şeytan çok ibadet yaptırır. Onu çok ağlatır” buyuruldu. Yine hadîs-i şerifte, “Allah-ü teâlâ, bidat işleyenin oruçlarını, namazlarını, haclarını, umrelerini, cihatlarını, farzlarını ve nafile ibadetlerini kabul etmez. Bunlar, yağdan kıl çıkar gibi İslâm’dan çıkarlar” buyuruldu. Şeyh ibni Ebî Bekr Muhammed bin Muhammed Endülüsî, Meâric-ül-hidâye kitabında diyor ki; “Doğruyu tanı, doğru ol! Kâmil insanın her işi, düşünceleri, sözleri, ahlâkı, Resûlullah’a (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) tam uygun olur. Çünkü bütün saadetlere, Ona uymakla kavuşulur. Ona uymak, İslamiyet’e yapışmak demektir“.

Günah işleyince, hemen tövbe etmelidir. Gizli işlenen günahın tövbesi gizli olur. Açık işlenmiş günahın tövbesi açık olur. Tövbeyi geciktirmemelidir. Kirâmen kâtibîn melekleri, günahı hemen yazmaz. Tövbe edilirse, hiç yazılmaz. Tövbe edilmezse yazarlar. Cafer bin Sinan (kuddise sirruh) buyurdu ki; “Günaha tövbe etmemek, bu günahı yapmaktan daha fenadır“. Hemen tövbe etmeyen de, ölmeden önce tövbe etmelidir. Vera ve takvayı elden bırakmamalıdır. [Takva, açıkça yasak edilmiş olan şeyleri; vera, şüpheli şeyleri yapmamaktır.]

Yasak edilenlerden sakınmak, emir olunanları yapmaktan daha faydalıdır. Büyüklerimiz buyurdu ki; “İyiler de, kötüler de, iyilik yapar. Fakat yalnız sıddîklar, iyiler, günahtan sakınır“. Marûf-i Kerhî hazretleri buyurdu ki, “Yabancı kadına bakmaktan pek sakınınız! Hatta dişi koyuna bile bakmayınız!“. Hadîs-i şerifte; “Kıyamet günü Allah-ü teâlâ’nın huzuruna kavuşanlar, vera ve zühd sahipleridir” buyuruldu. Yine hadîs-i şerifte; “Vera sâhibinin namazı makbul olur“. “Vera sâhibi ile birlikte bulunmak ibadettir. Onunla konuşmak sadaka vermek kadar sevaptır” buyuruldu.

Kalbinin ürperdiği işi yapma! Nefsine uyma! Şüphe ettiğin işlerde kalbine danış! Hadîs-i şerifte buyuruldu ki, “Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günahtır“. Yine hadîs-i şerifte, “Helal olan şeyler bellidir. Haramlar da bildirilmiştir. Şüpheli olanlardan kaçınız. Şüphesiz bildiklerinizi yapınız!” buyuruldu. Bu hadîs-i şerif gösteriyor ki, şüphe edilen ve kalbi sıkan şeyi yapmamalı. Şüphe edilmeyeni yapmak câiz olur. Bir hadîs-i şerifte, “Allah-ü teâlâ’nın, Kur’ân-ı kerimde helâl ettiği şeyler helaldir. Kur’ân-ı kerimde bildirmediği şeyleri affeder” buyuruldu. Şüpheli bir şeyle karşılaşınca, eli kalp üzerine koymalı. Kalp çarpması artmazsa, o şeyi yapmalı. Eğer, fazla çarparsa yapmamalıdır. Hadîs-i şerifte buyuruldu ki, “Elini göğsüne koy! Helâl şeyde kalp sakin olur. Haram şeyde çarpıntı olur. Şüpheye düşersen yapma! Din adamları fetva verseler de yapma!“. İmanı olan, büyük günaha düşmemek için, küçük günahtan kaçar.

Bütün ibadetlerini, iyiliklerini kusurlu bilmelidir. Allah-ü teâlâ’nın emirlerini tam yapamadığını düşünmelidir. Ebû Muhammed Abdullah bin Menâzil (kuddise sirruh) buyurdu ki; “Allah-ü teâlâ çeşitli ibadetleri bildirdi. Sabrı, sıdkı, namazı, orucu ve seher vakitleri istiğfar etmeği buyurdu. İstiğfarı en son söyledi. Böylece kula, bütün ibadetlerini, iyiliklerini kusurlu görüp, hepsine af ve mağfiret dilemesi lâzım oldu“. Cafer bin Sinan (kuddise sirruh) buyurdu ki; “İbadet ve iyilik yapanların, kendilerini, günah işleyenlerden üstün görmeleri, onların günahlarından daha fenadır“. Alî Mürteiş (kuddise sirruh) hazretleri, Ramazan-ı şerîfin yirmisinden sonra itikâfı bırakıp camiden dışarı çıktı. “Niçin çıktın?” dediklerinde; “Hâfızların tegannî ile okuduklarını ve bununla öğündüklerini görünce, içerde duramadım” buyurdu.

Kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını helâlden kazanmak için çalışmalıdır. Bunun için, ticaret, sanat yapmak lâzımdır. Selef-i sâlihîn (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmaîn), hep böyle çalışıp kazanırlardı. Helal kazanmanın sevaplarını bildiren pek çok hadîs-i şerif vardır. Muhammed bin Sâlim hazretlerine, “Çalışıp kazanalım mı, yoksa yalnız ibadet yapıp tevekkül mü edelim?” dediklerinde; “Tevekkül etmek, Resûlullah’ın hâlidir. Çalışıp kazanmak da, Onun (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetidir. Çalışıp da tevekkül ediniz” buyurdu. Ebû Muhammed bin Menâzil, “Çalışıp da tevekkül etmek, bir yere çekilip ibadet yapmaktan hayırlıdır” buyurdu.

Yemekte, içmekte adâleti, yani orta halde olmayı gözetmelidir. Gevşeklik verecek kadar çok yememeli, ibadet yapamayacak kadar da perhiz etmemelidir. Evliyânın büyüklerinden Şâh-ı Nakşibend (kuddise sirruh) hazretleri buyurdu ki, “İyi ye, iyi çalış!“. Sözün kısası, ibadet ve iyilik yapmaya yardımcı olan her şey, iyi ve mübarektir. Bunları azaltanlar da, yasaktır. Her iyi işte, niyete dikkat etmelidir. İyi niyet olmadıkça, o işi yapmamalıdır.

İslamiyet’e uymayanlardan, bidat ve günah işleyenlerden uzlet etmeli, yani bunlarla görüşmemelidir. Hadîs-i şerifte buyuruldu ki; “Hikmet, on kısımdır. Dokuzu uzlettedir. Biri de, az konuşmaktadır“. Böyle insanlarla zaruret kadar görüşmelidir. Vakitleri, çalışmakla, zikir, fikir ve ibadetle geçirmelidir. Eğlenecek zaman, öldükten sonradır. Salih, temiz ve ehl-i sünnet olan müslümanlarla görüşmeli, onlara faydalı olmalı ve onlardan faydalanmalıdır. Lüzumsuz, faydasız sözlerle, zamanları zayi etmemelidir.

İyi, kötü, herkese, güler yüz göstermeli. Af dileyenleri af etmelidir. Herkese karşı iyi huylu olmalıdır. Kimsenin sözüne karşı gelmemeli. Münakaşa etmemelidir. Herkese yumuşak söylemeli, sert söylememelidir. Şeyh Abdullah Bayal (kuddise sirruh) buyurdu ki; “Tasavvuf; namaz, oruç ve geceleri ibadet etmek demek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf, insanları incitmemektir. Bunu hâsıl eden, vâsıl olmuştur“. Evliyânın başka insanlardan nasıl ayırt edilebileceğini, Muhammed bin Sâlim hazretlerinden sordular. “Sözlerinin yumuşak olması ve huylarının güzel olması ve yüzünün güler olması ve ihsanının bol olması ve konuşurken itiraz etmemesi ve özür dileyenleri af etmesi ve herkese merhametli olması ile anlaşılır” buyurdu. Ebû Abdullah Ahmed Makkarî buyurdu ki; “Fütüvvet demek, gücendiğin kimseye iyilik etmek, sevmediğine ihsanda bulunmak ve sıkıldığın kimseye güler yüzlü olmaktır“.

Az konuşmalı, az uyumalı ve az gülmelidir. Kahkaha ile gülmek, kalbi karartır. Çalışmalı, fakat karşılığını Allah-ü teâlâ’dan beklemelidir. Onun emirlerini yapmaktan zevk duymalıdır. Yalnız Ona güvenince, O, her dileği ihsan eder. Hadîs-i şerifte buyuruldu ki, “Allah-ü teâlâ yalnız Ona güvenenin her dilediğini verir ve bütün insanları buna yardımcı yapar.” Yahya bin Muâz-ı Râzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu ki; “Allah-ü teâlâ’yı sevdiğin kadar, herkes seni sever. Allah-ü teâlâ’dan korktuğun kadar herkes senden korkar. Allah-ü teâlâ’ya kulluk ettiğin miktarda, herkes sana yardımcı olur“.

Kendi çıkarlarının arkasında koşma! Ebû Muhammed Abdullah Râşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu ki; “Allah-ü teâlâ ile insan arasında olan en büyük perde, kendi nefsini düşünmesidir ve kendisi gibi âciz olan bir kula güvenmesidir. İnsanların değil, Allah-ü teâlâ’nın sevgisine kavuşmağı düşünmelidir“. Aileye ve çocuklarına karşı tatlı dilli ve güler yüzlü olmalıdır. Onların haklarını yerine getirecek kadar aralarında bulunmalıdır. Onlara bağlanmak, Allah-ü teâlâ’dan yüz çevirecek kadar olmamalıdır.

Din işlerinde, cahil ve fâsık olan din adamlarına danışmamalıdır. Mezhepsizlerle ve dünyaya düşkün olanlarla birlikte bulunmamalıdır. Her işte, sünnete uymalı, bidatten sakınmalıdır. Neşeli zamanlarda, İslamiyet’in dışına taşmamalı. Sıkıntılı anlarda, Allah-ü teâlâ’dan ümidi kesmemelidir. Her güçlük yanında kolaylık bulunduğunu unutmamalıdır. Neşede ve sıkıntıda hâli değişmemeli, varlıkta ve yoklukta aynı hâlde olmalıdır. Hatta, yokluktan rahatlık duymalı, varlıkta sıkılmalıdır. Hadiselerin değişmesi, insanda değişiklik yapmamalıdır.

Kimsenin ayıbına bakmamalı, kendi ayıplarını görmelidir. Kendini hiçbir müslümandan üstün bilmemelidir. Ehl-i sünnet olan her müslümanı kendinden üstün tutmalıdır. Her müslümanı görünce, kendi saadetinin, onun duasını almakta olabileceğine inanmalıdır. Kendinde hakkı bulunanların kölesi gibi olmalıdır. Hadîs-i şerifte buyuruldu ki; “Üç şeyi yapan müslümanın imanı kâmildir: Ailesine hizmet etmek, fakirler arasında oturmak ve hizmetçisi ile birlikte yemek“. Bu üç şeyin, müminlerin alâmeti olduğu Kur’ân-ı kerimde bildirilmiştir. Selef-i sâlihînin hâllerini öğrenmeli, onlar gibi olmaya çalışmalıdır.

Kimseyi gıybet etmemelidir. Gıybet yapana mâni olmalıdır. Emr-i marûf ve nehy-i anilmünker yapmayı âdet edinmelidir. Muhammed bin Alyân’a (rahmetullahi teâlâ aleyh), “Allah-ü teâlâ’nın râzı olduğu nasıl anlaşılır?” dediklerinde; “Tâat etmenin tatlı ve günâh işlemenin acı gelmesinden anlaşılır” buyurdu.

Fakir olmaktan korkarak, cimrilik yapmamalıdır. Şeytan, insanları, “Fakir olursun!” diyerek ve fuhşa sürükleyerek aldatır. Hadîs-i şerifte buyuruldu ki; “Ailesi çok, rızkı az olup, namazlarını iyi kılan ve müslümanları gıybet etmeyen, Kıyamet günü benim yanımda olur“.