Kategori arşivi: Kitaplar

Yeni Dünya’nın Yeni Kadını

İngiliz yazar H. G. Wells’in Efendi Uyanıyor adlı distopyasında, bir Viktorya devri adamı olan Graham uykuya dalar. Tekrar gözlerini açtığında tam iki yüz yıl geçmiştir aradan. Her yerde kreşler görür. “Ne çok yetim var” diye düşünür kendi kendine. Sonra anlar ki, bu çocuklar aslında yetim değil; anneleri çalıştığı için buradalar. Ve hasretle eski dünyayı hatırlar: “Bir zamanlar bir aile ideali vardı. Ağırbaşlı, sabırlı bir kadın; evinin hanımı; anne ve aynı zamanda erkeğin en büyük destekçisi.

Hermetizm

Hermetizmin, yani Bâtınîliğin, binlerce yıl evvel Mısır’da ortaya çıktığı söylenir. Hermes adında efsanevi bir kişiye atfedilen ve Hermetica olarak bilinen muhtelif risalelere dayanmaktadır bu inanç. Hermes’in kim ve anlattıklarının aslında ne olduğu; insanlara öğrettiklerinin sonradan tahrif edilip edilmediği tam olarak bilinmez. Fakat Hermetica risalelerinin, merkezleri, İskenderiye şehrinin olduğu yerde bulunan Serapis mezhebinin mensuplarınca yazıldığı düşünülmektedir.

Güneş kültü temelli Serapis mezhebi, ilâhî dinlerin zâhirî kısmını, yani şeriat ahkamını reddediyordu. İnsanın bu emir ve yasaklar olmadan, sadece bâtınî yolla aydınlanabileceğini iddia ediyorlardı. Bu inanış, Hazret-i Musa ile birlikte Mısır’dan ayrılan İsrailoğullarına (ki Hazret-i Musa, boynuzları arasında Güneşin yer aldığı altın bir buzağı heykeli yapan Sâmirî’yi kovmuştur), eski Yunan’a ve Roma’ya, sonra da Hristiyanlığa tesir etti. Öyle ki kiliselerin kıblesi, Güneşin doğduğu şarka çevrildi ve Dies Solis (Güneş Günü/Sun-day), yani Pazar günü tatil ilan edildi. İslam coğrafyasında Hasan Sabbah gibi adamların tarih sahnesine çıkmasına sebep olan Bâtınîlik, Rönesans ile beraber İtalya’da yeniden canlandı. Güneş, kâinatın merkezi kabul edildi. Mısır sembolleri ile dolu gizli tarikatlar kuruldu. Ve nihayet, kralları deviren ihtilallerle birlikte Hermetikler global bir güç haline geldi.

Hermetiklerin Apis Buzağısı

Sosyalizm

Hermetiklerin ütopyası; Yeni Dünya Nizamı’dır. Bu, mülkiyet sahipliğinin, cinsiyet farklılıklarının ve aile müessesinin olmadığı sosyalist bir dünya devleti tasavvurudur. Bâtınîler, insanın ilk yaratıldığında ölümsüz ve biseksüel, yani çift cinsiyetli olduğuna inanırlar. Onlara göre insan, erkek ve kadın olarak iki ayrı cinsiyete ayrılınca ölümlü olmuştu. Binaenaleyh; tekrar ölümsüz olabilmek için, cinsiyet farklılığının ortadan kalkması gerekiyordu. 1945’de Mısır’da bulunan, Bâtınî üsluba sahip Tomas İncilinde ve İskenderiyeli Klement’in risalesinde, güya Hazret-i İsa’ya, Krallık ne zaman gelecek diye sorulur. O da der ki: “İki, bir olduğunda. Dışarısı içerisi gibi olduğunda. Erkek kadın olduğunda ve artık erkek ve kadın olmadığında.

Hermetiklerin Magnum Opus’u iki cinsiyetin tek bedende birleşmesidir

Bâtınîlerin idaresindeki bu dünyada cinsiyet eşitliği olacağına göre aile de lüzumsuzdu. Nitekim; Bâtınî Mısır felsefesinin tesirinde kalan Yunan filozoflardan Eflatun, hayalindeki devleti anlattığı Cumhuriyet adlı eserinde, çekirdek ailenin ortadan kaldırılmasını arzular. Böylece fertler, yani vatandaşlar, cemiyet halinde birliğe ulaşacaktı. Bu idealde, cemiyetin ihtiyacı olan çocuklar en iyi erkeklerle kadınların bir araya gelmesiyle elde ediliyordu. Yani kadın; âşık olunacak, sevilecek karşı bir cins değil; bir çoğalma vasıtasıydı sadece.

Bâtınîlerin aileyi ortadan kaldırma projesi, bu müessesenin en kritik cüzü olan kadın üzerine kuruldu. Bu yüzden olsa gerek, “feminizm” tabirini ilk kullanan kişi de bir sosyalist oldu: Fransız Charles Fourier (ö. 1837). Çekirdek ailenin ortadan kalkmasını ve çocukların anne-baba tarafından değil, kolektif olarak yetiştirilmesini isteyen bu Fransız’a göre, dünyada feminizm ve sosyalizm diktatörlüğü kurulacak ve diktatör İstanbul’da oturacaktı.

Tez+Antitez=Sentez

Diyalektik, Kabala’da Hesed ve Gevura ile izah edilir. Heykeltıraşın sağ eli, yani Hesed, taşı yontarken, sol eli, yani Gevura, taşı sabit tutar. Sağ ve sol el, zıt cihetlere güç tatbik ederken aslında aynı maksada hizmet eder. Bâtınîler de Sosyalist Yeni Dünya Nizamı hedefine bu usulle ilerlemektedir. Mesela; radikal dincilerin faaliyetleri nasıl dinler arası diyalogcuları besliyorsa, tez-antitez olarak görülen kapitalizm ve komünizm de sosyalizm sentezi için aslında birbirini böyle destekler. Bu yüzden hem komünizm hem kapitalizm, kadını evden ve aileden kopartarak iş hayatına çekmeye çalışmıştır.

Komünist Manifesto’nun yazarlarından Engels, Ailenin Başlangıcı adlı eserinde, “Kadının kurtuluşu için ilk şart, kadınların tümüyle tekrar kamu iş hayatına sokulmasıdır; bu ise sosyoekonomik bir ünite olarak münferit ailenin ortadan kaldırılmasını gerektirecektir” der ve şöyle devam eder: “İmalat vasıtalarının müşterek mülkiyete geçmesi ile münferit aile cemiyetin ekonomik birliği oluncaya kadar erir. Hususi ev idaresi bu suretle cemiyetin ekonomik birliği olarak son bulur ve sosyal endüstri mahiyetini alır. Çocukların bakım ve eğitimi kamuya ait bir iş olur ve cemiyet bütün çocuklara, meşru olsun, gayrimeşru olsun, aynı şekilde ihtimam gösterir.

Bugün tüm dünyada kutlanan 8 Mart Milletlerarası Kadınlar Günü, 1922’de, Alman feminist Clara Zetkin’in yardımıyla Lenin tarafından bir komünist bayramı olarak başlatılmıştır. Fakat kapitalistler de kadınların hislerine hitap etmekte onlardan geri kalmaz. Hatta, komünizmde olduğu gibi, kadınları fabrikalarda, kolhozlarda cebren çalıştırmazlar. Bunun yerine, “güçlü kadın“, “We Can Do It!” gibi tatlı propaganda yollarına müracaat ederler. Fransız filozof Frédéric Lordon’ın kapitalizmi tenkit ettiği Kapitalizm, Arzu ve Kölelik adlı kitabında da söylediği gibi; işletme sistemleri, çalışanı “kendi kendini gerçekleştirme” ve “güçlendirme” gibi tutkulu ifadelerle yakalar.

İhtilal ve Kadın

Hermetikler, Yeni Dünya’daki Yeni Hayat ve Yeni Kadın mefkuresine ulaşmak için, her yerde ihtilalleri müteakip çalışmalar başlattı. Neticede milliyetçilik hareketi çeşitli milletlerin bir arada yaşadığı imparatorlukları uluslara ayrılabiliyorsa, feminizm de aileyi fertlere ayrılabilirdi. Halkın babası kabul edilen krallar indirilebiliyor ve idaresindeki milletler ‘hürriyete’ kavuşturulabiliyorsa, ailenin babası da indirilebilir ve kadınlar ‘hürriyete’ kavuşturulabilirdi.

Osmanlı İmparatorluğunun başına gelenler de bunun misallerinden biriydi. Bâtınî localarda organize olan Genç (Jön) Türkler, 1909’da Sultan Abdülhamid’i indirerek Osmanlı İmparatorluğuna son verdi ve yerine İttihat Terakki idaresinde Yeni Türkiye’yi kurdular. Fakat insanları değiştirmek, rejimi değiştirmekten çok daha zordu. Genç Türklerin ideologlarından Ziya Gökalp, bununla alakalı, “Biz siyasî inkılâbı yaptıktan sonra ikinci bir vazifenin önünde kaldık: İctimaî [sosyal] inkılâbı hazırlamak!” diye yazıyordu. Yine de İttihat Terakki’nin kadın kolları çalışmalara hemen başladı. Kadın kongreleri tertipleniyor, basının üzerindeki kontrolün kalkmasıyla feminizm propagandası yapılıyordu.

Masonik Genç Türkler, kadını hürriyetine(!) kavuşturuyor

“Hürriyet”, “müsavat” sloganlarının havada uçuştuğu Yeni Türkiye’nin Meşrutiyet devrinde, kadın hürriyetinin temel göstergesi kıyafet oldu. Geniş etekli çarşafların yerini, vücut hatlarını belli eden “meşrutiyet çarşafı” almaya başladı. Fakat bu bile Genç Türklere kâfi gelmedi; İttihat Terakki’nin yayın organı Yeni Mecmua ve Abdullah Cevdet’in İctihad mecmuası tesettüre karşı savaş açtı. İslam’da tesettürün olmadığını, bu adetin Rumlardan geçtiğini iddia ediyorlardı.

1917 tarihli bir İngiliz raporunda, “Türk kadınının oy kullanma hakkını müdafaa eden bir Yahudi” diye tarif edilen Halide Edip, Yeni Türkiye’nin en meşhur feministiydi. Kadınların cemiyetteki rolünü değiştirmek için romanlar yazıyor, konuşmalar yapıyordu. Cihan Harbi esnasında erkekler cephede olduğu için, kadınlar iş hayatına atılmak mecburiyetinde kalmışlardı. Bir yazısında Halide Edip bu hususta şöyle diyordu: “Türk kadınları peçelerini atmakla kalmayıp erkeklerin yerini de tutmuşlardır. Ailelerini doyurmak için çalışmışlar ve boş yerleri işgal etmişlerdir. Türk kadınları bankalara, mağazalara, nezaretlere girdiler. Bu suretle Türk kadınları öyle bir hürriyet kazanmışlardı ki harpten avdet eden kocaları buna nihayet verememişlerdir.

Bütün romanlarında feminist mesajlar veren Halide Edip, Yeni Turan adlı romanında da, cinsiyet eşitliğini işlemişti. Romanın başkarakteri Oğuz, kendisine, “Siz bize kadın olduğumuzu hissettireceksiniz” diyen bir kadına şöyle cevap veriyordu: “Kadın mı? Tanrım esirgesin, sırf sizi kadınlık kılığından çıkarmak için yeni bir politika icat ettim.

Yeni Kadın

Günümüzde istatistikler, kadın istihdamının arttığı ülkelerde, boşanmaların da arttığını gösteriyor. Evlenmek ve aile kurmak her geçen gün biraz daha zorlaşırken, evlilik dışı münasebetler küçük yaşlardan itibaren teşvik ediliyor. Üstelik Eski Dünya’da olduğu gibi; kadın ve erkek birbirlerini tamamlayan ve birbirlerine ihtiyaç duyan iki farklı parça olarak görülmüyor artık. Kadınlar, Halide Edip’in ifadesiyle, ‘kadınlık kılığından’ çıktığı için, erkeklerle aynı ve eşit bir parça kabul ediliyor. Peki; Hermetiklerin bu Yeni Dünyası kadınlara saadet getirdi mi? Kadınlar artık daha mı mutlu? Bunu iddia etmek ne yazık ki çok zor. Yapılan araştırmalar, tahsil ve gelir gibi hususlarda cinsiyet eşitliğinin en yüksek olduğu Danimarka, Finlandiya, İsveç ve Norveç gibi ülkelerde tecavüz ve şiddet nispetlerinin çok daha yüksek olduğunu gösteriyor.

All About Eve (1950) filminde Broadway yıldızı Margo şöyle der: “Komik iş, bir kadının kariyeri. Merdivenin basamaklarını çıkarken daha hızlı hareket edebilmek için bıraktığın şeyler. Kadın olmaya geri döndüğünde onlara tekrar ihtiyacın olacağını unutuyorsun. Son tahlilde, akşam yemeğinden az evvel ya da yatakta döndüğünde bakınıp da bir erkeği görmedikçe hiçbir şeyin tadı yok. Bunsuz bir kadın değilsin.

Kim bilir, belki de ‘güçlü kadın’ aslında, ‘kendi ayakları üzerinde duran’ ya da “Çocuk da yaparım kariyer de!” diyerek çocuklarını bakıcıya ya da kreşlere terk eden değil; Eski Dünya’da olduğu gibi, evinde çocuklarını kendisi yetiştiren, terbiye eden ve erkeğine destek olan kadındır.

Güçlü kadın propagandalarından biri