Hokus-Pokus

 

“Şimdi sırrı arıyorsun. Fakat bulamayacaksın. Çünkü elbette ki, aslında aramıyorsun. Aslında bilmek istemiyorsun. Aldatılmak istiyorsun.”

The Prestige

Hakiki Hakikat

İnsanda üç idrak kuvveti vardır: His organları, akıl ve kalp. Elektriğin ampulde bulunması gibi yürekte bulunan kalp, en üstün kuvvettir. Hissin vazifesi, akla; aklın vazifesi de kalbe varana kadardır. His organlarının anlayamadığını, akıl; aklın anlayamadığını kalp anlar. Hakikati içinde barındıran İslamiyet, Allah’ın elçisinden gelen nakle dayanır ve akılüstü (suprarationel) bir dindir. Hasta olmayan kalbe ve selim olan akla uygundur; fakat kalbi yanlışa bağlı olanlar ve sıradan akıllar, anlayamadığı şeyi akıldışı (irrationel) zannederler.

Ateist Rahip Paolo Sarpi (ö. 1623) ve ekibi ile birlikte Venedik’te doğarak Avrupa’ya, oradan da dünyaya yayılan diğer anlayışa göre ise, hakikate giden yol, kalpten değil; pozitivist-ampirik bir şekilde hislerden geçer. Hakikatin sadece göz, kulak gibi idrak kapıları vasıtası ile tecrübe ederek anlaşılabileceğini kabul eden bu anlayış, günümüzde hemen hemen her sahaya hâkimdir. Fakat içinde büyük bir tehlike barındırmaktadır: İmajlara ve seslere dayalı hisler aldatılabildiğine göre, önünüze sunulan hakikat, bir illüzyondan ibaret olabilir.

Boşluğa Dikkat!

Hollywood’ta çalışan Harvard’lı illüzyonist David Kwong, illüzyonun, aslında seyircinin zihninde meydana geldiğini söylemektedir. Yani sihir; inanılan şey ile bilinen şey arasında tahakkuk etmektedir. Bize söylenenlere inanırız ve inandığımızı teyit eden şeyleri görürüz. Sihrin temel prensibi budur.

Bizler tembel varlıklarız ve alışkanlıklarımız kuvvetlidir. Beynimiz bir şeyi idrak ederken kısa yolları tercih ettiği ve kaostan hoşlanmadığı için belli kalıplar kullanır. Bilmediği şeyleri, bildikleriyle kıyaslayarak boşlukları doldurur. Yeni bir şey gördüğünde, duyduğunda, yeni öğrendiği bir şeyi bildiği teorilere uydurmaya çalışan bir fen adamı gibi, bunu hafızasındaki ya da rutinindeki belli kalıplara ya da sebep-netice münasebetine sokmaya çalışır. Sihirbazlar işte bu kalıplardan ve sebep-netice münasebetlerinden istifade ederler. Mesela; bozuk paralar birbirine çarptığında metalik bir ses çıkartır; bu sebep-neticeyi hepimiz biliriz. Böylece, aslında elinde bir tane bozuk para olan bir illüzyonist, elini sallarken para sesi çıkartırsa, avucunda birden fazla para olduğunu düşünürüz. Ve elini açıp, avucundaki tek parayı gösterdiğinde, diğer parayı nasıl yok ettiğine hayret ederiz.

the-prestige-christian-bale-1108x0-c-default

Beynimiz, göz, kulak gibi idrak/his kapılarından gelen sinyalleri manalandırmaya çalışırken, çölde serap gördüğümüzde olduğu gibi, sahip olduğumuz inançlar ve kalıplara göre, aradaki boşlukları kendisi doldurur. Buna misal olarak; bir kitabın sayfalarının kenarına çizdiğimiz çöp adamı düşünün. Sayfaları hızlıca çevirdiğimizde, bir animasyon ya da film gibi hareket ettiğini görürüz. Çünkü beynimiz sayfalar arasındaki boşlukları kapatmaktadır. Aynı şekilde, bir orkestrayı dinlediğimizde tek bir müzik duyarız; ayrı ayrı enstrümanları değil. Bir pasta yediğimizde ağzımıza tek bir tat gelir; pastanın ihtiva ettiği şekerin, vanilyanın, yağın, sütün tadını ayrı ayrı hissetmeyiz. İşte bu bizim zayıf yanımızdır.

Bu zayıflığımız yüzünden gözümüzün gördüğünden daha fazlasını görürüz. Sesli harfler olmasa bile kelimeleri okuyabiliriz. Kanizsa Üçgeninde, olmayan bir üçgeni varmış gibi görürüz. Sihirbaz elinde, avucu kapalı bir şekilde bir ip (ya da parmakları arasında kaşık) tuttuğunda, beynimiz bunu tek parça bir ip (ya da kaşık) olarak idrak eder. Bu sayede sihirbaz, diğer elini şıklatıp, avucunun içinde gizlediği iki ucu, iki ip olarak ortaya çıkarttığında (ya da aslında iki parça olan kaşığı gözleriyle eğdiğinde) numaraya şaşırırız. Aynı şekilde, bir kutunun içindeki kadını ikiye böldüğünde ve tekrar birleştirdiğinde heyecanlanırız. Çünkü kutunun içi gözükmese de beyin, ayaklar ile gövdeyi zihninde birleştirmekte ve boşlukları doldurmaktadır.

Kalıplar İhdas Etmek

Sihirbaz ve sihir tarihçisi Peter Lamont, “Neyin imkânsız olduğunu anlamadan önce, neyin mümkün olduğunun kaidelerini öğrenmemiz lazım. Bu mümkün değil diye bir şeye şaşırmadan evvel, kesin kaideler koyan bir dünya görüşü meydana getirmeliyiz. O zamana kadar, her şeyin mümkün olduğu, fakat hiçbir şeyin sıradışı olmadığı bir dünyada yaşarız.” der. Nitekim henüz sebep-netice münasebeti ve kalıplar, inançlar meydana gelmediği için, bebekler sihirbazlık gösterilerine şaşırmaz ve reaksiyon göstermezler. Fakat insanları küçük yaşlarda mekteplere alıp, onları bazı şeylere inandırır ve sonra onlara medya vasıtasıyla bazı görüntüler sunarsanız, insanların zihinleri öğretilenlere göre aradaki boşlukları kapatacaktır. Çünkü; “Sihir tecrübesi, neyin mümkün, neyin mümkün olmadığına dair inançlara bağlıdır.”

Mesela Willy Ley’in yazdığı bilim-kurgu hikâyelerinin, ölümüyle (1969) kurgu-bilime dönüşmesi gibi; önce Hollywood, Mars’ta geçen feza filmleri çekse, sonra, Hollywood ile işbirliği yapan NASA, Mars’a gittik diye medyaya filmdekine benzer görüntüler servis etse herkes buna inanacaktır. Yani önce kalıpları meydana getirirseniz, gerisini beyin halledecektir. Öyle ki fezada araba sürdüğünüzü ve hatta Dünyayı Marslıların işgal ettiğini iddia etseniz bile insanlar buna inanacaktır. 1969’daki Apollo 11 aya seyahat macerasından bir sene evvel neşredilen 2001: Bir Uzay Destanı filminin senaristlerinden İngiliz bilim kurgu yazarı Arthur C. Clarke’ın dediği gibi; “Yeterince ileri herhangi bir teknoloji, sihirden tefrik edilemez.”

İyi Bir Senaryo

“Güçlü bir hikâyesi olmayan sihir, şekersiz pasta gibidir” der Kwong. İnsanlar, süper güçleri olan siyah pelerinli kahramanları; garajda kurulan, sıfırdan büyüyen şirket hikâyelerini; aya gidecek ve nükleer bomba atacak gücü olan devletleri ve imkânsızı gerçekleştiren sihirbazları sever. İllüzyonda en tesirli hikâye ise; dövüş filmlerinde ya da yakın tarihimizde olduğu gibi, ortaya önce bir problem, bir mesele koymak, kahramanın bunu çözmek istedikçe meselenin büyümesi, fakat ümitlerin sona ermek üzere olduğu son anda kahramanımızın bu meseleyi çözmesidir. Yine de senaryoyu yazarken dikkat edilmesi icap eden mühim bir husus vardır. Kwong’un ifadesiyle; “İllüzyon umumiyetle hakikati büker; fakat anlattığı hikâye asla apaçık bir yalana da dayanmamalıdır.”

Doğru İmajlar ve Sesler

İnsanın aydınlık ruhu, karanlık bedene ve bedende bulunan nefse âşıktır. Nefs ise hislere tâbidir. Sarpi’nin ekibinden Giordano Bruno’ya göre, ruh-nefs-his arasındaki bu irtibat sayesinde, sihirbaz, görme, duyma ve hayal etme kapılarından geçerek seyirciyi ve onun ruhunu zincirleyebilir. Müzik ve söz gibi sesler ve imajlar, göz ve kulak gibi his kapılarından geçerek, ruhta cazibe, öfke, sevinç ve nefret meydana getirir. Eğer seyreden kitleye uygun doğru imaj ve sesler kullanılırsa, kitlenin zihni ve ruhu kontrol altına alınabilir. Mesela; komünist bir memlekette askerler evini basıp, zorla götürüp kolhozlarda çalıştırsa, çocuklarını da alıp ideolojik bir mektebe yerleştirse isyan edecek olan bir kadın, kapitalist cemiyette kulağına gelen “güçlü kadın”, “kendi ayakları üzerinde duran kadın”, “hürriyet” gibi sihirli kelimeler sayesinde kendisi isteyerek çalışmakta, çocuğunu da kendi elleriyle kreşe, mektebe teslim etmektedir. (Bkz. Mr. Bond)

Hür İrade

Kendi verdiğimiz kararlarda ya da bir şeyi kendimiz keşfettiğimizde daha çok sahiplik ve heyecan hissederiz. Sihirbazlar da, bu yüzden, demokrasilerde ve istiklal savaşlarında olduğu gibi, seyirciyi hikâyeye, senaryoya dâhil etmeyi sever. Seyirciye iskambil kartları içinden bir kart seçmesini söyleyen sihirbaz, grup psikolojisi gibi metotlarla insanları daha önceden verilen karara doğru sevk eden (Psikolog Richard Thaler ve Cass Sunstein’ın) “tercih mimarı” gibi, seyircinin düşüncelerini kendisinin daha evvel seçtiği karta sevk eder ya da çeşitli taktiklerle kendisinin daha evvel ayarladığı kartı seçtirir. Fakat bu illüzyon için seyircinin, bunun kendi kararı olduğuna, kendisinin serbest seçme hakkı olduğuna kesinlikle inanması gerekmektedir.

Çerçeveyi Çizmek

Etrafımız, dikkatimizi çekmeye çalışan çok sayıda münebbih (uyarıcı) ile doludur. Beynimizin bu kadar münebbihi işlemesi imkânsızdır. Dikkatimiz sahnedeki spot ışıklar gibidir; dikkatimizi tevcih ettiğimiz nokta ve çerçeve dışındaki yerlere, yani illüzyonistin gizli hareketleri yaptığı noktalara karşı kör ve sağır oluruz. Rubin’in Vazosundaki gibi; yüzleri görürsek vazoyu göremeyiz; vazoyu görürsek, yüzleri. Üstelik: “Ne kadar yakından bakarsan, o kadar az görürsün.”

Binaenaleyh; illüzyonlarda seyircinin dikkatinin, gördükleri çerçevenin idaresi, manipülasyonu, çok mühimdir. Seyircinin dikkati, illüzyonistin kullandığı mekanizmalardan ya da hile usulünden, illüzyonun meydana getireceği, hisleri harekete geçirecek o neticeye çekilmelidir. Duman, ayna gibi malzemeler, illüzyonistin yaptığı espriler ve yanında dekolte giyinmiş güzel yardımcısı, seyircilerden dikkatle bakılması istenen noktalar, hep bu maksatla kullanılır. Bir skandalı gizlemek isteyen politikacılar da gündemi değiştirirken bu taktiklerden istifade eder. Resmî tarihçiler de çerçeveyi ayarlayarak, diğer asıl mühim kısımların gözükmemesini sağlarlar. Televizyonun çerçevesi, yani kameraların görüş zaviyesi belli olduğu için TV karşısında bu işler çok daha kolaydır.

Acil Çıkışlar

Gösteride bir hata olduğunda sihirbazlar, kendilerini garantiye almak için çıkış kapıları bırakırlar. Bu çıkışların asıl vazifesi, illüzyonun muvaffakiyetini korumaktır. Bir şeyler ters gittiğinde illüzyonistin kendine itimadı ve panik yapmaması çok mühimdir. Bu yüzden, sihirbazlar ara sıra şuurlu olarak hata yapar ve onları toparlar. Böylece sihirbaz seyircinin gözünde büyür ve sihirbaz hakikaten bir hata yaptığında bunu şovun bir parçası zannederler.

Şeytan’ın Hilesi

İllüzyonistler, bu prensipler sayesinde, mümkün olan bir şeyi imkânsız gibi göstererek insanları aldatırlar. Onları izleyen insanlar da aldatıldıklarını bilirler ve eğlenirler. Fakat imkânsız bir şey mümkünmüş gibi gösterildiğinde insanlar aldanırlar ama aldatıldıklarını anlamazlar. Bu usulde sadece hileyi yapan sihirbaz eğlenir.

Seyyid Abdülhakim Arvasi, “Bir hakikati başka bir hakikatte göstermektir” diye tarif eder sihri. Kuran-ı Kerim’de buyurulduğuna göre Şeytan, Allah’a, “And olsun ki yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim” diyerek, insanları adeta sihirbaz hileleri ile aldatacağına ve hakikatten saptıracağına yemin etmiştir. Belki de Şeytan’ın izinden giden ve bugün dünyaya hâkim olan bâtınî bir tarikat vardır. Kendileri Eflatuncu oldukları halde, insanlara öğrettikleri Aristocu pozitivist-ampirik anlayış sayesinde dünya çapında bir illüzyonla insanları kandırıyorlardır. Yani, Batman Kara Şövalye Yükseliyor’da söylendiği gibi; “Tarikat mensubu olmayanlara karşı, gösteriş ve aldatma güçlü vasıtalardır”. Ve yine belki de Batman Kara Şövalye’de anlatıldığı üzere; “Bazan hakikat yeterince iyi değildir. Bazan insanlar daha fazlasını hak eder. Bazan insanlar inançlarının mükâfatlandırılmasını hak eder.”

Hal böyleyken hisler vasıtasıyla hakikate ulaşmak, “akıl” kârı mıdır? Kuran-ı Kerim’de “Size bir fâsık bir haber getirdiğinde onu tahkik edin” buyurulduğu halde her gördüğüne ve duyduğuna inanmak ve her görmediğini inkâr etmek, akıllı bir adamın yapacağı bir iş midir? Eğer “değil” diyorsanız; Venedik’teki mimarların inşa ettiği haritalardan, mekteplerde yerleştirilen Inception’a; NASA’nın Interstellar tarzı feza maceralarından, yerçekimi, küresel ısınma, evrim vb. “bilimsel” teorilere; kutuplaşmaların yaşandığı siyasetten, Trump gibi liderleri seçtiren demokrasiye; El-Kaide ve IŞİD gibi terör teşkilatlarından, soğuk savaş gibi milletlerarası münasebetlere; altınla irtibatını yitirmiş para piyasalarından, seyyar satıcılıktan yükselen “cesur” müteşebbislerin yer aldığı iş dünyasına; kahramanlarla ve zaferlerle dolu resmî tarihlerden, Sarpi’nin ekibinden Galileo’nun ve Pisagorcu farmasonların Dünya anlayışına; bizim faydamız için tanzim edilen alışveriş kampanyalarından, kimsenin bir şey anlamadığı ama “duayenlerin” övdüğü modern sanatlara ve edebiyata; kısacası Yeni Dünya’daki tüm sahalarda inançlarımızı ve gördüklerimizi tekrar sorgulamanın ve aralarındaki boşluklara dikkat etmenin zamanı gelmiş demektir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: